Connect with us
Örnek Resim Örnek Resim

Kıbrıs

“Geçmişte başarısız olundu, ancak gelecek böyle olmamalıdır”

Published

on

Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Cenevre’de gerçekleştirilen 5+BM gayri resmi toplantının ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’e bir mektup yazarak değerlendirmelerde bulundu.

Tatar, Kıbrıs Türk tarafının yapmış olduğu önerileri ve yeni vizyonunu ifade ederek, BM ve Kıbrıs Rum tarafına sunulan önerileri “açık fikirle ele alma” çağrısında bulundu.

Cumhurbaşkanlığı tarafından basınla paylaşılan mektupta, Tatar, “iki tarafın özünde var olan egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün hem müzakere masasında hem de dışarıda kabul edilerek, eşit şartların oluşturulması” önerisini yineledi.

Tatar, Kıbrıs Türk tarafının sunduğu önerilere açık fikirle ve olumlu bir şekilde yaklaşıldığı takdirde, Ada’da ilgili tüm tarafların ve bölgenin genelinin yararına olacak adil ve sürdürülebilir bir anlaşmanın önünün açabileceğine inandığını ve bu yönde BM ile yapıcı bir şekilde çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Tatar,  “Genel Sekreter’in Cenevre’de 5+BM gayriresmi toplantısında ortaya koyduğu adil ve dengeli duruştan dolayı” teşekkür ederek,  Sekreterin “tarihin yeniden yazılamayacağı, ancak siyasi irade ve cesaretle çocuklar ve gelecek nesiller için daha iyi bir gelecek tasarlanabileceği konusundaki açıklamasına” katıldığını ifade etti. 

“GEÇMİŞTEN ÖĞRENMENİN EN İYİ YOLU, ONU NESNEL VE VAR OLAN GERÇEKLERE DAYANDIRMAKTIR”

“Umutlu bir gelecek için geçmişten ders alınması” ve bunun “nesnel ve var olan gerçekler temelinde olması gerektiğini” belirten Tatar, Cenevre’de 5+BM gayriresmi toplantısında Kıbrıslı Rum Lider Anastasiadis’in tarihi gerçekleri çarpıtmasından ve 1963-74 yılları arası Kıbrıslı Türklerin çektiği acılar karşısında ne kadar kayıtsız olduğunu göstermesinden duyduğu hayal kırıklığını ifade etti. 
Tatar, “Kıbrıs Rum tarafının 1963-74 dönemine dair çarpıtmalarının gerçeğini yansıtmadığına” dikkat çekerek, konuyla ilgili mevcut tarihsel belgeleri kaynak gösterdi.

“BUGÜN DE DEVAM EDEN EKONOMİK, SOSYAL, KÜLTÜREL VE DİĞER KISITLAMALARLA KIBRIS RUM TARAFI KENDİ ŞARTLARINA GÖRE ‘DAYATILMIŞ’ BİR ÇÖZÜME ULAŞMAYI HEDEFLİYOR”

“Bugün de devam eden ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer kısıtlamalarla Kıbrıs Rum tarafı kendi şartlarına göre ‘dayatılmış’ bir çözüme ulaşmayı hedefliyor” ifadelerini kullanan Tatar, “Uluslararası alanda onaylanmış orijinal Kıbrıs Anayasası’nın maddi ihlali ve 1963’ten bugüne değişen şartlar ve özellikle BM çabalarının defaatle başarısızlıkla sonuçlanması o kadar temeldi ki Kıbrıs Türk halkının korunması ve kendi kaderini tayin etme hakkına saygı duyulması için tek çözüm iki taraf arasında ihtiyaç duyulan dengeyi sağlamak için gerekli olan Ada’daki mevcut Kıbrıs Türk Devleti’nin meşruiyetinin tanınması olduğunu göstermiştir” dedi.

 “GEÇMİŞTE BAŞARISIZ OLUNDU, ANCAK GELECEK BÖYLE OLMAMALIDIR” 

Tatar’ın “Geçmişte başarısız olundu, ancak gelecek böyle olmamalıdır. Onlarca yıl süren başarısız müzakereler ve bugün karşı karşıya kaldığımız zihniyetten sonra, bunu, Kıbrıs adasındaki varlığımızın yanı sıra güvenliğimizi, özgürlüğümüzü ve haysiyetimizi sağlamanın tek yolu olarak görüyoruz” ifadelerini de içeren mektubun tam metni şu şekilde: 
“Ekselansları, 
Cenevre’de 5+BM gayriresmi toplantısında sizinle görüştüğüme memnun oldum. Kıbrıs’ta sürdürülebilir bir çözüm için resmi müzakerelere başlayabilmeyi mümkün kılacak iki taraf arasında ortak bir zemin olup olmadığını tespit etmeyi amaçlayan toplantılarda ortaya koyduğunuz adil ve dengeli duruşunuz için size teşekkür ederim. 
Öncelikle şunu söylememe izin verin, tarihi yeniden yazamayacağımız, ancak siyasi irade ve cesaretle çocuklarımız ve gelecek nesiller için daha iyi bir gelecek tasarlayabileceğimiz konusundaki açıklamanıza katılıyorum. Geçmiş çözüm süreçlerinde olduğu gibi, Türk tarafının önerisi üzerine düzenlediğiniz 5+BM gayri resmi toplantısındaki yaklaşımımız da bu anlayış doğrultusundaydı. 
Albert Einstein’ın geçmişten öğrenip, bugün için yaşamanın ve yarın için umut etmenin en iyisi olduğu sözlerini hatırlıyor ve çok değer veriyoruz. Yarın için umutluyuz, ancak bu umudun gerçekleşmesi için geçmişten ders almamız gerekiyor. Bununla birlikte, geçmişten öğrenmenin en iyi yolu, onu nesnel ve var olan gerçeklere dayandırmaktır. 
Cenevre’deki 5+BM gayri resmi toplantısında, Kıbrıslı Rum mevkidaşım Anastasiadis’in yalnızca tarihi gerçekleri çarpıtmakla kalmayıp, özellikle 1963-74 yılları arası Kıbrıslı Türklerin çektiği acılar karşısında ne kadar kayıtsız olduğunu bir kez daha göstermesi beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. 
Sayın Genel Sekreter, Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıslı Türklerin 1963-64 döneminde kendi iradeleriyle ‘hükümetten ayrıldığına’ dair çarpıtmalarının gerçekleri yansıtmadığı konusundaki yanıltmaya yanıt olarak Kıbrıs’taki BM Barışı Gücü’ne (UNIFCYP) ilişkin raporlarından daha iyi bir kaynak yoktur. 
Örneğin, dönemin Genel Sekreteri U Thant’ın 10 Eylül 1964 tarihli raporunun (S/5950) 109. paragrafında Kıbrıslı Türk kamu görevlilerinin ‘Kıbrıs Hükümeti’nden’ asla feragat etmediklerini ve hüküm süren (Aralık 1963’ten beri) koşullar nedeniyle can ve mal güvenliğinin olmaması nedenleriyle Kıbrıs Rum tarafındaki ofislerine gidemedikleri belirtilmektedir. 
Aynı raporun 218 ve 219. paragraflarında, Genel Sekreter U Thant, Kıbrıs Türk tarafının 1960 anayasal düzeninin yeniden tesis edilmesi için BM’ye başvurduğunu, ancak bunun kendi görev yönergesi dahilinde olduğunu düşünmeyen BM’nin, 186 sayılı karardaki ‘normal koşullara dönüşün’, ‘anayasal düzene dönüş’ anlamına gelmediğini iddia ettiğini belirtmektedir.
Daha da çarpıcı olan, Genel Sekreter aynı raporun 222. paragrafında ‘…Kıbrıs’taki Türk toplumuna uygulanan ekonomik kısıtlamalar bazı durumlarda gerçek bir kuşatma oluşturacak kadar şiddetli olup, bunun Kıbrıs Hükümeti’nin askeri harekât yerine ekonomik baskı yoluyla potansiyel bir çözümü zorlamaya çalıştığı sonucuna varılabilir’ şeklinde ifade etmiştir.
Bu gün de devam eden ekonomik, sosyal, kültürel ve diğer kısıtlamalarla Kıbrıs Rum tarafı kendi şartlarına göre ‘dayatılmış’ bir çözüme ulaşmayı hedefliyor.
Son olarak, dönemin Genel Sekreteri U Thant’ın 29 Temmuz 1965 tarihli raporuna (S/6569) atıfta bulunacağım; burada, diğer şeylerin yanı sıra, Temsilciler Meclisi’nin Kıbrıslı Türk üyelerinin BM aracılığıyla Temsilciler Meclisi’ne geri dönme girişiminde bulundukları, ancak o zaman Meclis Başkanı olan merhum Glafkos Kleridis’in Kıbrıs Türk Temsilcilerine ancak Anayasa’da yapılan tek taraflı değişiklikleri – özellikle de değiştirilemez iki toplumlu güç paylaşımı ile ilgili hükümleri – kabul etmeleri halinde geri dönebileceklerini söylediği belirtilmektedir.
Kıbrıslı Rum Cumhurbaşkanı Makarios’un Anayasa’da öngörülen ayrı Türk belediyelerinin kurulmasına ilişkin Mahkeme kararlarına uymayı reddetmesi nedeniyle 1963’te istifa eden Kıbrıs Yüksek Anayasa Mahkemesi’nin o dönemki tarafsız başkanı Dr. Ernst Forsthoff, 30 Aralık 1963’te UPI muhabirine verdiği röportajda ‘bütün bunlar Makarios’un Kıbrıslı Türklerin tüm anayasal haklarını ortadan kaldırmak istemesi nedeniyle oldu. Makarios’un Kıbrıslı Türkleri haklarından açıkça mahrum bırakmaya başladığı andan itibaren, gerçekleşen olaylar kaçınılmazdı’ demiştir.
Tarihsel arka plana bakacak olursak, Kıbrıs’ın 1960 yılında bağımsız iki toplumlu bir Devlet olarak ortaya çıkmasının, her iki halkın da kendi kaderini tayin etme iradesi olduğu hatırlanmalıdır. İngiliz Sömürge Bakanı Lennox-Boyd, ortaya çıkan durumu 1956’da şu ifadelerle tanımlamıştı: ‘…Majesteleri’nin Hükümeti’nin amacı, Kıbrıs’ın kendine özgü şartlarını da göz önünde bulundurarak, kendi kaderini tayin etme hakkı kullanıldığında Kıbrıs Türk toplumunun en az Kıbrıs Rum toplumu kadar gelecekteki statülerine karar verme özgürlüğüne sahip olacak şekilde gerçekleştirilmesini sağlamak olacaktır. Başka bir ifadeyle, böylesine karma bir nüfusun olduğu yerde, Majesteleri’nin Hükümeti kendi kaderini tayin hakkının kullanılması ile ilgili nihai seçenekleri arasında bölünmenin de olduğunu kabul etmelidir’ (Avam Kamarası’nda yapılan konuşma, 19 Aralık 1956.) Bu açıklama, Sömürge Bakanı’nın teminatlarını ‘taahhüt’ olarak nitelendiren dönemin İngiltere Başbakanı Harold Macmillan tarafından da 26 Haziran 1958’de teyit edilmişti.  
Buna göre, 1960 ortaklık Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın ilgili değişmez hükümleri, gücün Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk toplumları tarafından eşit kurucu ortaklar olarak nasıl paylaşılacağını kesin olarak tanımlamıştır.
Anayasa’nın Temel Maddeleri hem iki toplumun tanınmış eşitliğini hem de egemenliğe ilişkin niteliklerini eşit olarak paylaşma yükümlülüklerini güvence altına almak için dikkatlice kaleme alınmıştır.
İki toplumun eşitliğinin bir yansıması olarak, hem Kıbrıslı Rum Cumhurbaşkanı hem de Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Bakanlar Kurulu kararları ve Temsilciler Meclisi’nin ayrı çoğunlukları gerektiren kanun ve kararları üzerinde veto hakkına sahiptiler. 
Aralık 1963’te Kıbrıslı Rumlar tarafından gasp edilen ve Anayasa’ya aykırı değişikliklerle meşruiyetini yitiren eski iki toplumlu Kıbrıs Hükümeti, tamamen Kıbrıs Rum halkından oluşan bir Kıbrıs Rum Hükümeti haline gelmiştir. Bu açık hukuksal ihlal, Kıbrıs Türk halkına boyun eğdirmeyi ve onlara hükmetmeyi amaçlıyordu. Bu durum karşısında, Kıbrıslı Türklerin kendi kaderini tayin hakkını kullanmak için Kıbrıs’ta kendi ayrı yönetimlerini kurmaktan başka alternatifleri kalmamıştı.  
Uluslararası alanda onaylanmış orijinal Kıbrıs Anayasası’nın maddi ihlali ve 1963’ten bugüne değişen şartlar ve özellikle BM çabalarının defaten başarısızlıkla sonuçlanması o kadar temeldi ki Kıbrıs Türk halkının korunması ve kendi kaderini tayin etme hakkına saygı duyulması için tek çözüm iki taraf arasında ihtiyaç duyulan dengeyi sağlamak için gerekli olan Ada’daki mevcut Kıbrıs Türk Devleti’nin meşruiyetinin tanınması olduğunu göstermiştir. 
Öte yandan sayın Anastasidis’in Cenevre’de çözüm vizyonu olarak Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumların gasp ettikleri Kıbrıs Cumhuriyeti’ne entegre olmasıyla birlikte ‘evrilecek’ olmasından söz ettiğini duymak yaraya tuz basmıştır. Bu, Kıbrıs Türk tarafından, Kıbrıslı Rumların 1960’da iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’ni gasp etmesini meşrulaştırmasını ve kendilerini ‘ozmoz’ yoluyla bu hukuksuzluğa entegre etmeyi kabul etmelerini istemek anlamına gelmektedir. 
Bu sadece Kıbrıslı Rumların gerçekleri çarpıtmaya devam etme mentalitesi ve o zamanki iki uluslu Cumhuriyet’in çöküşünün suçunu Kıbrıs Türk tarafına atma zihniyetinin değişmediğini göstermektedir. Aynı zamanda retoriklerinden ve eylemlerinden de belli olan üstünlük/hegemonya zihniyetlerinin de değişmediğini görüyoruz!
Ne yazık ki uluslararası toplum, Kıbrıs Rum tarafının yasadışı eylemlerini kabul etmiş ve bu da nihayetinde 1960 Anlaşmalarının oluşturduğu durumun tamamen çökmesine yol açmıştır. Ancak uluslararası toplumun bu fiili kabulü, uluslararası hukuka aykırı durumu hiçbir şekilde ortadan kaldırmamış ve hatta, daha da önemlisi, Kıbrıs Türk toplumunun Kıbrıs Rum toplumuyla ortak olarak sahip olduğu haklarından ve özellikle kendi kaderini tayin hakkından yararlanmasından mahrum bırakmamıştır.  
Kıbrıs Türk tarafı geleceği inşa etmeye çalışırken, tarihin tekerrür etmesine izin veremez ve izin vermemelidir. Bu nedenle özünden gelen hakkımız olan kendi kaderimizi tayin hakkımızı ve bununla birlikte egemen eşitliğimizi ve eşit uluslararası statümüzü sürdürmekte kararlıyız. Böylelikle, Ada’nın mevcut ve gelecekteki iki Devleti arasında yapıcı ve sürdürülebilir bir iş birliği ilişkisi kurulabilecektir. Bu, nesillerdir karşı karşıya olduğumuz kalıcı zorluklar dikkate alındığında, siyasi, sosyal, ekonomik ve fiziksel güvenliğimiz açısından da vazgeçilmez bir gereklilik haline gelmiştir. Uluslararası hukuk, müzakere sürecinde veya bunun sonucunda ortaya çıkacak herhangi bir çözümde iki tarafa farklı muamelede bulunulmasını öngörmemektedir.
Sayın Genel Sekreter, geçmişte başarısız olundu, ancak gelecek böyle olmamalıdır! Onlarca yıl süren başarısız müzakereler ve bugün karşı karşıya kaldığımız zihniyetten sonra, bunu, Kıbrıs adasındaki varlığımızın yanı sıra güvenliğimizi, özgürlüğümüzü ve haysiyetimizi sağlamanın tek yolu olarak görüyoruz.
Bugün, Siz Ekselanslarının Cenevre’deki toplantıda da kabul ettiği üzere, Kıbrıs Türk halkı, bizim hatamızdan kaynaklanmayan nedenlerden dolayı, karşı tarafın kışkırttığı ve uluslararası toplum tarafından göz yumulan insanlık dışı tecrit ve kısıtlamalarla karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Bunlar, seyahat özgürlüğümüze getirilen kısıtlamalardan, doğrudan ticarete, spora ve hatta sosyal ve kültürel etkinliklere kadar uzanmaktadır. Bütün bunlar Kıbrıslı Türklerin uluslararası kimliği/statüsünün yadsınması ile birleştiğinden, bahse konu izolasyon önlemleri sadece ekonomik ve sosyal hayatımızın gelişmesini engellemekle kalmayıp, diğer tarafın uzlaşmaz tavrını cesaretlendirerek bir çözümün bulunmasına da engel olmaktadır. ‘Medeni dünya’ bize bu kısıtlamaların kaldırılabilmesi için bir anlaşma olması gerektiğini söylerken, gerçekte bizler baskı altında görüşme/müzakere süreçlerinde de yer almaya mahkum ediliyoruz. Kıbrıs Rum tarafı 2004 Kapsamlı Kıbrıs Çözüm Planı  (Annan Planı) da dahil birçok BM Planını reddedip, 2017’de Crans-Montana’da uzlaşmaz bir tavır sergilerken ve çözümü engelleyen taraf olduğu bu kadar açıkken  Kıbrıs Türk tarafına uygulanan bu sınırlamaların adaletsizliği ortadadır. 
Biz, Ekselanslarının bu sefer farklı olması gerektiğine dair tavsiyesini dikkate alarak, Cenevre’ye yeni bir vizyonla, müzakereler tarihinde yeni bir sayfa açma ve Kıbrıs’ta barış içinde bir arada yaşama vizyonuyla gittik. Bununla birlikte, sayın Anastasiadis’ten duyduğumuz tek şey, Crans-Montana ve önceki dönemlerde başarısız olan ve sürdürülebilir bir sonuç vermeyen argümanlarının açıkça bir tekrarıydı. Çözüm planlarını defalarca reddettiği göz önüne alındığında, Kıbrıs Rum tarafının ‘BM parametrelerine, yakınlaşmalara’ vb. sözde sadık kaldığı iddiası da samimiyetsizlik ve ikiyüzlülüğün göstergesidir ve önemli avantajlara ve kazanımlara sahip olduğu statükoyu sürdürmeye yöneliktir.  
Ekselanslarının, ‘aşağıdan yukarıya’ yaklaşım önerisini de dikkate alan Kıbrıs Türk tarafı, ileriye giden yolda geçmişte başarısızlıkla sonuçlanan egzersizleri geride bırakarak yeni bir zeminden hareket etmemiz gerektiğini düşünmektedir.  Yeni zeminin Ada’daki mevcut gerçeklere ve iki tarafın eşit uluslararası statüsü ve BM Şartında yer alan iki tarafın egemen eşitliğine dayanması gerekmektedir.
Cenevre’de, iki tarafın eşit uluslararası statüsü ve egemen eşitliğinin güvence altına alınacağı bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının alınmasından sonra iş birliğine dayalı ilişki kurmak için bir teklifte bulundum. Böyle bir karar, mevcut iki Devlet arasında iş birliğine dayalı bir ilişki kurulması için yeni bir temel oluşturacaktır.
Önerimin arkasındaki mantık; eşitler arasında sonuç odaklı müzakereler yapılmasına dayanmalıdır. İki taraf arasında denge sağlandıktan sonra sonuç odaklı, zaman tahditli müzakerelere girmek hayati önem taşımaktadır. Deneyimlerimiz, eşitliğin sadece müzakere masasıyla sınırlı tutulmasının, tanınmış olan hükümetin, diğer tarafın insanlık dışı izolasyon ve kısıtlamalar altında acı çekmeye devam edeceğini bilerek, müzakereleri istediği zaman terk etme seçeneğini kullanmasına olanak tanıyarak, Kıbrıs müzakerelerini başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtığını göstermektedir. Böyle bir durumda, iki taraf arasında eşitlikten söz edilemez.
Hâlihazırda egemen olduğumuzdan, egemen olup olmadığımız konusunda bir tartışma başlatmak niyetinde değilim. Benim önerim, iki tarafın özünde var olan egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün hem müzakere masasında, hem de dışarıda kabul edilerek, eşit şartların oluşturulmasıdır.  
Federasyon zeminindeki müzakereleri tükettiğimiz bir gerçektir. Bunun nedeni, Kıbrıs’ın Helenizm’in ayrılmaz bir parçası olan kurumsallaşmış Kıbrıslı Rum ve Yunan tutkusudur. Bu durum, Rumların güç ve refahı paylaşma konusunda isteksizlik olmalarına, karşılıklı çıkarların olmayışına, iki taraf arasında derin güven bunalımına ve iki taraf arasında karşılıklı bağımlılığa dayanan anlamlı bir iş birliğinin gerçekleşmemesine neden olmuştur. Yeni bir zeminde, özgürce ulaşılabilecek ve karşılıklı olarak kabul edilebilir, iş birliğine dayalı bir anlaşma olabilmesi için, bu gerçeğin, siz Ekselansınızın de yardımıyla kabul edilmesinin zamanı gelmiştir. Daha sonra, sonuç odaklı bir süreç için bir zaman çerçevesi içeren bir yol haritası üzerinde çalışmaya hazır olacağız.
Şahsınızın ve Güvenlik Konseyi üyelerinin ekte bir kopyasını sunduğumuz önerilerimize açık fikirlilikle yanaşmanızı rica ediyor, böyle bir yaklaşımın Kıbrıs Rum tarafını da olumlu yaklaşmaya teşvik edip, Ada’da ilgili tüm tarafların ve bölgenin genelinin yararına olacak adil ve sürdürülebilir bir anlaşmanın önünü açabileceğini düşünüyorum. Bu yaklaşımla, Kıbrıs Türk tarafı, Ekselansları ve Bayan Lute ile bu yönde yapıcı bir şekilde çalışmaya hazırdır.
Ekselansları, en derin saygılarımı lütfen kabul ediniz.”

Devamını Oku
Yorum Yapabilirsiniz

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kıbrıs

Birkibris.com

Published

on

By

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda savaşların yarattığı insani yıkıma ve barışın önemine dikkat çekti.

Erhürman, özellikle sivillerin hedef olduğu saldırıların insanlık vicdanında kalıcı yaralar açtığını belirterek, savaşın sona erse bile bu acıların unutulmayacağını ifade etti.

Erhürman paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

“Bu savaş elbette bitecek ama mesela bir ilkokula yapılan saldırıda onlarca çocuğun öldürüldüğü o an, insanlığın ve uygarlığın vicdanında kanayan bir yara olarak hep kalacak.

Savaş değil barış, hukuk zemininde diyalog, diplomasi diyenler ‘romantikler’ olarak damgalanıyor.

‘Gerçekçiler’ durmadan, belirleyici olanın çıkar ve güç olduğunu anlatıyorlar herkese. Sanki ‘romantikler’ olarak adlandırdıkları bunu bilmiyormuş gibi.

Evet, gerçek, çıkar ve gücün belirleyici olduğu bir dünyada yaşadığımızdır! Bu, bugünün meselesi mi sanki? Yeni bir şey mi?

Savaş değil barış, hukuk zemininde diyalog ve diplomasi diyenler, bunun böyle olmadığını değil, insanlık ve uygarlık adına böyle olmaması gerektiğini söyleyenlerdir.

Onun için içeride, dışarıda kimse çıkara ve güce dair tespitleri anlatmasın bize. Biz onları biliyor ve tam da o sebeple, içeride de, dışarıda da çıkar ve gücün değil, hukukun belirleyici olduğu, sorunların savaşla, kavgayla değil, diyalog ve diplomasiyle çözüldüğü bir yaşamı savunuyoruz.

Özetle güç ve çıkar ilişkileri üzerinden şekillenen bir dünyanın değil, insanlığın ve uygarlığın tarafındayız.”

 

Devamını Oku

Kıbrıs

Birkibris.com

Published

on

By

Kıb-Tek Yönetim Kurulu Başkanı Gürsel Uzun, elektrik tarifelerine zam yapılıp yapılmayacağına ilişkin Haber Kıbrıs muhabiri Bahadır Ayna’ya konuştu. Uzun, yakıt maliyetlerindeki artış nedeniyle kurumda değerlendirmelerin sürdüğünü söyledi.

Elektriğe zam olup olmayacağı yönündeki soruya yanıt veren Uzun, şu aşamada kesin bir kararın bulunmadığını belirterek çalışmaların devam ettiğini ifade etti.

“Şu anda maliyetleri görüyoruz. Bir nevi hasar tespiti yapıyoruz. Piyasa çok hareketli. Özellikle fuel-oil fiyatlarında ciddi bir artış var. Bunları değerlendiriyoruz” diyen Uzun, henüz net bir tablo ortaya çıkmadığını söyledi.

Yakıt giderlerinin yeniden hesaplandığını kaydeden Uzun, kurumun mali yapısının yasal düzenlemelerle belirlendiğini hatırlattı.

“Yasa gereği kurum ne kar edebilir ne de zarar edebilir. Tarifeler iki ayda bir gözden geçirilir ve bu dönem de ay sonuna denk geliyor” diyen Uzun, bu nedenle maliyet hesaplarının dikkatle yapıldığını belirtti.

Uzun, ortaya çıkabilecek maliyet farkının Maliye Bakanlığı tarafından karşılanmasının da ihtimaller arasında bulunduğunu söyledi.

“Maliye Bakanlığı kurumun zarar hesabını yapar ve isterse oluşan açığı kapatabilir” diyen Uzun, bu aşamada kesin bir değerlendirme yapmanın erken olduğunu ifade etti.

Çalışmaların sürdüğünü belirten Uzun, “1-2 gün içinde tablo daha net ortaya çıkacak” dedi.

Öte yandan Uzun, maliyetlerde yalnızca yakıtın değil altyapı giderlerinin de etkili olduğunu vurgulayarak, son dönemde bakır gibi altyapı malzemelerinin fiyatlarında da ciddi artış yaşandığını söyledi.

Devamını Oku

Kıbrıs

Birkibris.com

Published

on

By

Başbakan Üstel, 35 gündür devam eden grevin yapılan görüşmeler ve varılan protokol sonucunda sona erdiğini açıkladı.

Üstel, hükümetin görevlendirdiği Çalışma Bakanı Hasipoğlu’nun hem işveren hem de çalışanlar ve sendika ile yürüttüğü görüşmeler sonucunda tarafların uzlaşmaya vardığını belirtti.

Üstel, “Bu akşam mutluluğumuzu paylaşmak için çalışanlar, sendika, işveren ve bölge belediye başkanı ile bir araya geldik. 35 gündür devam eden grev, bugün çalışma bakanımızın huzurunda işveren ve sendika başkanının imzaladığı protokolle sona erdi” dedi.

Grev süresince fabrikada çalışan 40 işçinin üretime ara verdiğini ifade eden Üstel, imzalanan protokolün ardından çalışanların yarın itibarıyla yeniden işbaşı yapacağını söyledi.

Fabrikanın ülke ekonomisine önemli katkı sağladığını vurgulayan Üstel, üretimin durmasının ekonomik kayıplara yol açtığını kaydetti. Pandemi döneminde üretimin öneminin bir kez daha görüldüğünü belirten Üstel, hükümet olarak üretimi desteklemeye devam edeceklerini ifade etti.

Başbakan Üstel ayrıca, Ektam işçilerine destek olmak amacıyla sosyal sigorta prim desteği verileceğini açıkladı. İç piyasayı güçlendirmek için bu tür desteklerin süreceğini belirten Üstel, 35 gündür kapalı olan fabrikanın kapılarının yeniden açıldığını söyledi.

Çalışanların üretimde kaybedilen zamanı telafi etmek için yoğun şekilde çalışacaklarına dair söz verdiklerini dile getiren Üstel, grevin sona ermesinde emeği geçen tüm taraflara teşekkür etti.

Üstel, “Üreten kesimi desteklemeye devam edeceğiz. Benzer sorunların yaşanmamasını diliyorum. Eğer yaşanırsa hükümet olarak gerekli adımları atarak sorunların çözümü için devreye gireceğiz” ifadelerini kullandı.

Devamını Oku

Trending

Reklam